DOĞANIN RUHU ( THE SPIRIT OF NATURE )

Şehirden uzaklaşıp kendinizi Doğanın Ruhu'na bırakmak ister misiniz ? Sayfamızda bulunan doğa içerikli dökümanlarla canlıların yaşamını şimdi keşfedin.

"Kutsal Toprak Ana, ağaçlar ve tüm doğa, düşüncelerinizin ve yaptıklarınızın şahididir..."

Winnebago Bilge Sözü

Loading...

Ağrıdağı (Ararat)


Ağrıdağı (Ararat) ve Efsanesi

Roman, Ağrı Dağı'nda bulunan dağ köylerinden birinde yaşayan Ahmet ve o dönemde oranın yöneticisi olan Mahmut Han'ın kızı Gülbahar arasındaki aşkı ve bu sevdalıların kavuşmak için yaptıklarını anlatır. Romanda öne çıkan diğer önemli öğeler kaval ve olayların başlamasına sebep olan Mahmut Han'ın Güneş simgeli eğeri olan atıdır. Destanın geçtiği dönemde yaşamış halkın kültürüne ve ananelerine yer verilir. Bunların dışında roman anlattığı destanın karakterleri üzerinden insan psikolojisini irdeler. Aşağıda romanda sık geçen bir paragraf alıntısına yer verilmiştir.

"Ağrı Dağının doruğuna yakın bir yerlerde, güneybatı yamacında bir göl vardır, adına Küp Gölü derler. Bir harman yeri büyüklüğündedir göl. Som mavi bir sudur. Kuyu gibi. Kırmızı, keskin ışıltılı kayalıkların dibindedir. Her yıl bahar gözünü açar açmaz Ağrı Dağının tekmil çobanları gölün kıyısına gelirler, güneş damgalı kepeneklerini bakır toprağın üzerinde serip gölün kıyısında sıralanırlar, kavallarını çıkarıp doğan günle birlikte "Ağrı Dağının Öfkesi" ni gün batımına kadar birlikte çalarlar. Ağrı Dağı çobanları güzel kara kederli gözlüdürler. Uzun çok güzel parmakları vardır. Bazısının gür, altın sakalları dalgalanır. Küçücük bir ak kuş çobanlar kaval çaldırkları sürece üstlerinde döner durur. Gün kavuşunca çobanlar karanlığa karışıp giderler. Ve tam bu sırada da tede dönüp duran ak kuş gölün üstüne süzülüp iner, kanadını suyun som mavisine daldırır, sonra o da çobanlarla birlikte, karanlığa karışır. Kanadın değdiği yerde göl incecikten dalgalanır, ince dalgalar genişleyerek gelir, bakır kıyılara vururlar. Sonra, iri bir atın gölgesi gölün üstüne düşer, süzülür gider."

Yaşar Kemal - Ağrı Dağı Efsanesi

Ağrı Dağı (Ararat)

Ağrı Dağı (Ermenice: Արարատ, Ararat ya da Մասիս, Masis, Kürtçe: Çiyayê Agirî ya da Grîdax, Selçuklular döneminde: Eğri Dağ), Türkiye'nin en yüksek dağıdır. Zirvesi 4 mevsim boyunca erimeyen kar ve takke buzulu ile kaplı volkanik bir tuvalet olan Ağrı Dağı, Türkiye'nin doğu ucunda, Ağrı ilinin sınırları içerisinde yer almaktadır. Dağ, İran'ın 16 km batısında ve Ermenistan'ın 32 km güneyindedir. Dağın %35'lik bir kesimi Iğdır ilinde, kalan %65'lik kesimi ise Ağrı ili sınırları içerisindedir.

Ağrı dağı 5137 metrelik rakımıyla, Anadolu Yarımadası'nın en yüksek doruğudur. Dağın doruğu iki zirveden oluşur bunlar 5137 metrelik Atatürk zirvesi ile 5122 metrelik İnönü zirvesidir. 4000 metreye kadar bazalt daha sonra sonraki yükseklikte andezit lavlarından oluşarak volkanik bir dağ özellikleri gösterir. Dağın doruğunda bir örtü buzulu vardır ve Türkiye'nin en büyük buzuludur. Doğu yüzünde Serdarbulak yaylası ve 3898 m yükseklikteki Küçük Ağrı Dağı yer alır.

Bir inanışa göre, Eski Ahid'teki Tekvin babında Nuh'un gemisi'nin karaya oturduğu dağ bu dağdır. Fakat, Kuran'ı Kerim'de Nuhun gemisinin "Cudi'ye oturduğu" belirtilmektedir. 1950'li yıllarda, havadan çekilen fotoğraflardaki gemiye benzeyen şekiller Nuh'un gemisinin bulunduğu yönünde yorumlandı, ancak daha sonra bu iddiaların asılsız olduğu ortaya çıktı.

Türkiye'nin en büyük dağı olan Ağrı Dağı jeolojik konumu ve Büyük Tufan'dan sonra Nuh'un gemisi ne ev sahipliği yapması dolayısıyla efsanevi özelliği olan bir dağdır.

Kutsal kitaplarda da adı geçen Ağrı Dağının farklı dillerde birçok ismi vardır. Başlıcaları, Ararat, Kuh-i Nuh, Cebel ül Haris'tir.

Marco Polo'nun hiçbir zaman çıkılamayacak dediği dağa ilk tırmanış, kayıtlara göre 9 Ekim 1829'da Prof. Frederik Von Parat tarafından gerçekleştirildi. İlk kış solo tırmanışı ise 21 Şubat 1970'te Dağcılık Federasyonu eski başkanlarından Dr. Bozkurt Ergör tarafından gerçekleştirildi. 1980'li yıllarda binlerce dağcı Ağrı Dağı'nı ziyaret etti. Ağrı'ya tırmanış 1990 yılında yasaklandı. 1998'de Dağcılık Federasyonu'nun bir grup dağcıya izin vermesiyle bu yasak kaldırıldı.

Güney yüzünden yapılan tırmanışlar "klasik rota" olarak nitelendirilir ve Ağrı'nın Doğubayazıt ilçesinden başlar. Iğdır yönünden gerçekleştirilen kuzey rotaları ise daha teknik buzul tırmanışlarını içerir ve dağa ulaşım açısından biraz daha ayrıntılı hazırlıklar gerektirir.
Fotoğraf : Yürüyen Bulut, Ağrı Tırmanışı (Küçük Ağrı Dağı)
Bulut Açar

Bülbül (Luscinia megarhynchos)




Bülbül (Luscinia megarhynchos)

Bülbül (Luscinia megarhynchos), sinekkapangiller (Muscicapidae) familyasından sesinin güzelliği ve gece ötüşüyle ün kazanmış olan ötücü bir kuş türü. Eski edebiyatımızda andelib ve hezar da denirdi.
Özellikleri

15-17 cm (genellikle 16,5) uzunluğunda, 18-23 gr (genellikle 21 gr) ağırlığındaki bülbül, kızılkuyruğun dişisini andırır, ama bacakları ve kuyruğunun ortası koyu renk değildir. Üst tüyleri, kuyruk sokumunda ve sırtta kızıla çalan düz, sıcak bir kahverengidir; alt tüyleri uçuk nohudî kır olur, boğazı daha soluk renktedir. Erişkinlerde, gövdenin kırıyla kaynaşan uçuk devetüyü renginde silik bir göğüslük vardır. Kahverengi başın üstünde iri ve kara gözü, hafif, beyazımtırak göz çeperiyle öne çıkar. Kaş, açık kır rengindedir. Orta Asya'da yaşayan L. megarhynchos hafizi alt türünün kaş şeridi daha belirsiz ve soluktur. Dişi ve erkek birbirine benzer, yalnız erişkin erkeğin kanat uzunluğu 90 mm'den fazla, erişkin dişininki 83 mm'den az olur.

Gençlik döneminde bülbüller, jüvenil kızılgerdanları andırırlar, ama farklı olarak kuyrukları kızıla çalar. Bu dönemde kafa ve kanatlar daha koyu ve soluk bir kahverengi üzerine daha açık, nohudî kahve beneklidir; gerdan kirli çopur olur. Kısmî gençlik ertesi karınsasına eylül başında girerler; küçük ve ortanca örtü telekleri, bazen de büyük örtüler ve en küçük uçma teleği yenilenir.

İlk kışındaki bülbüllerin göz çeperi yetişkinlerinkinden silik olur; güzün karınsaya yeni girmiş olanlar, gençlikteki küçük ve ortanca örtü teleklerini muhafaza ederler, o yüzden bu teleklerde silik benekler vardır. İlk baharda karınsa tamamlandığında bu benekler silinir; fakat karınsa tamamlanmamışsa bile, baharda bu telekler kullanıla kullanıla yıpranıp düz bir renk almış olabilir. Örtü telekleri kısadır. Üreme ertesi karınsasına yine eylül başında girerler, karınsa tamamlandığında tüyleri erişkinlerinki gibidir.

Bülbülün görünüşü, yakın akrabası ardıç bülbülüne çok benzediği için, alan çalışması sırasında ayırt edilmesi bazen imkânsızdır. Ardıç bülbülünün tüyleri genellikle silik boz-kahverengidir, yalnız bazı ardıç bülbüllerinin donu, aynı bülbülünkü gibi sıcak, tarçıni bir kahverengi olabilir. O zaman uçma teleklerine bakılır: Bülbülde, kanat kapalıyken genellikle yedi esas uçma teleği gözükür; birinci esas örtü teleği uzundur. Ardıç bülbülünde kanat kapalıyken genellikle sekiz uçma teleği gözükür; birinci esas örtü teleği kısadır. Ayrıca yakından bakıldığında, bülbülün kuyruk telekleri, kızıla daha yakın bir pas rengidir; kuyruk altı lekesiz, sade ve pas rengine çalan devetüyü rengindedir: ardıç bülbülündeki gibi nohudî beyaz ve silik çizgili değildir; boğaz ve gerdanında koyu kırçıllı lekeler bulunmaz (ama uçuk gri bir karaltısı olabilir).

Dağılım, göç ve nüfus

Palearktik ve Habeşi biyocoğrafya sahalarında geniş alana yayılmış, göçmen bir kuştur. Yayılım sahalarına dair küresel boyutta bir ölçü verisi olmamakla, yalnız Afrika kıtasında 420.000 km²'lik bir yayılımları olduğu tahmin edilmektedir.[6] Küresel nüfusu oldukça yüksek olup, yalnız Avrupa'da 8,5 milyon ilâ 23 milyon arasında birey olduğu varsayılmaktadır (2008 için hazırlanmakta olan BirdLife International raporu). Orta ve Güney Avrupa ile Orta Asya'da da dağılım alanları geniş olup, Britanya Adalarında yerel dağılım alanları vardır. Ardıç bülbülüne nazaran daha ılıman iklimleri seven bülbül, kışı başta Sahra, Mısır, Fildişi Kıyısı, Kenya, Kamerun ve Nijerya olmak üzere Afrika tropiklerinde ve Irak'ın bir bölgesinde geçirir.

Batı nüfuslarını oluşturan Luscinia megarhynchos megarhynchos (Brehm, CL, 1831) alt türü, Sahra çölü ve Batı Afrika yağmur ormanlarıyla Uganda arasında geçirir. Avrupa'da üreyen bülbüller, güz başında temmuz-eylül aylarında yola çıkarlar. Doğu nüfuslarını oluşturan L. m. hafizi ve L. m. africana, kışı ekseriyetle Kenya ve Tanzanya'da geçirirler, fakat bu son iki alt türü birbirinden ayırt etmedeki zorluktan dolayı, göç hareketleri ve kışlaklarının kesin sınırlarıyla ilgili, 2008 itibariyle yeterli veri bulunmamaktadır.

Yaşam Alanı

Türkiye'de yaz ayalarında görülür.

Ilıman ve sıcak iklim bölgelerinde, alçak fundalıkları ve kapalı katları olmayan, genç ağaçlardan oluşan meşcereleri, baltalık ağaç türleri bulanan yaşam alanlarını tercih ederler; özellikle de hem yırtıcılardan saklanmalarına, hem de yem ararken yuvalarını korumalarına elverişli olan fındık dallarında rastlanırlar. İngiltere'de, yaşam alanı niteliklerinin değişimi uğraması ve fundalık yoğunluklarını azaltan Çin munçağını ve karacayı orman habitatlarına entegre etme çalışmalarının bu ülkedeki bülbül nüfusunun düşüşüne katkısı olduğu bilinmektedir.

Büyük olasılıkla diğer bölgeler için de gösterge değeri taşıyan, Almanya'nın Ren bölgesinde bülbül için şu aşağıdaki coğrafî parametreler tespit edilmiştir;

* Ortalama deniz seviyesiyle 200 metre arasında,
* Büyüme mevsiminde ortalama hava sıcaklığı 14 °C'nin üstünde olan,
* Hava sıcaklığının 25 °C'yi yılda en az yirmi gün boyunca geçtiği,
* Yıllık 750 mm'den az yağış alan,
* Kuraklık endeksi 0,35'nin altında olan,
* Kapalı katları olmayan meşcereler.

Beslenme ve ekosistemdeki yerleri

Avlarını genellikle yerde ararlar. Küçük böcekler, larvalar, solucan vb. gibi canlı yemleri; sonbaharda da küçük yabani meyveleri tüketirler.

Birçok diğer ötücü kuş gibi bülbül de, bitki ve fidanlara zarar veren böcekleri yiyerek bu bitkilerin gelişmelerine katkıda bulunur. Bilinen tek doğal düşmanı alaca baykuştur (Strix aluco)

Üreme ve ömürlülük

Erkek bülbüllerin ötüş yetenekleri, dişileri cezbetmeye yöneliktir; ötüş repertuvarının genişliğinin bülbüllerde yaşla doğru orantılı olduğu ve yaşlı erkeklerin, gençlerden 53% oranında daha geniş bir sentaktik yelpaze kullandıklarını gösteren etütler sonunda, 180 ilâ 260 arasında farklı ötüş cümlesi kurabilen yaşlı erkeklerin çiftleşme şansının genç erkeklere göre daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Başarılı çiftleşme sonrası, erkek bülbüller ötüş biçimlerini değiştirerek, dişileri cezbetmek için kullandıkları ıslıklı ötüşlerini azaltır, eşleri kuluçkaya yatana değin gece ötüşünü keserler.

Çiftleşme mevsimi, bülbüller için önemli bir rekabet dönemidir; şakımak için ciddi miktarlarda enerji sarf etmeleri gerektiğinden, ötüşler çoğu zaman erkeğin fizik kondisyonunun göstergesidir ve dişilerin yapacağı eş seçiminde başlıca etmendir. Kösnük ve atılgan ötüşlü erkeklerin çift bulma şansı daha yüksek olur. Bu azılı rekabetin nedeni, erkeklerin 49% kadarının, başarıyla çiftleşecek dişiyi hiçbir zaman bulamayacak olmasıdır. Erkekler, yuva sahanlığını cebren himaye ederler; geçmekte olan diğer kuşlarla dalaşır, bunları hiddetle kovalarlar. Bir erkek, bir mevsimde yalnız tek bir dişiyle çiftleşip onunla kalır.

Bülbüllerde toplu çiftleşme dönemi her yılın mayıs ayı ortalarına denk gelir. Yuva çoğu zaman dişi tarafından fundalıklardan toplanan küçük dallar, kuru yaprak ve otlarla yapılır. Kuluçka 13-14 gün (asgari 12 gün, azami 16 gün; ortalama: 13,75 ± 0.83) sürer. Bir seferinde 4-5 (asgari 2, azami 6; ortalama 4.63 ± 0.73) yumurta bırakan dişinin yumurtaları 21 mm'ye 16 mm ebatlarında, yüzde altısı kabuk olmak üzere 2,7 gr ağırlığındadır. Cinsel erişkinliğe ilk sene sonunda girerler. Civcivler altrisyaldir; bir kuluçkadan çıkanların ancak 1-2 tanesi ergenliğe ulaşır.

Bülbüller 1 ila 5 yaşına kadar yaşarlar (ortalama 3,80). Kayıtlara geçen en yaşlı bülbül bir kaynağa göre 8 yıl 4 aylık; diğerine göre 10 yıl 11 aylıktır.
Davranış

Çiftleşme mevsimi dışında münzevidirler; kışın, Afrika tropiklerine göç ederler. Mıntıkalarına bağlıdırlar, fakat aralarında topluluk hiyerarşisi bulunmaz. Çiftleşme döneminde erkekler, dişileri cezbetmek için rakipleriyle ötme müsabakaları yaptıkları zamanlar, mıntıkalarını hiddetle savunurlar. Bülbül ötüşleri, iki gruba ayrılabilir: ıslıklı ve ıslıksız. Islıklı ötüş, mıntıka müdafaası ve eş cezbetmede kullanılır ve kolay ayırt edilir. Islıklı ötüş, erkek başarılı bir çiftleşme gerçekleştirdiği zaman diner. Dişiyi cezbetmeye çalışan erkek bülbül, gecenin 50%'lik kısmında ötmeye devam eder. Erkekler, öterken kilo kaybederler. Gece ötmelerinin birçok metabolik ardılı vardır; gündüzleri, daha büyük bir bedensel besin rezervi toplamak için yem arıyarak geçirmek zorunda kalır; bu esnada öterek dişilere kur yapmayı keser ve yırtıcı hayvanlar tarafından görünme risklerini artırırlar.

Yoğun fundalıklarda gizlenen küçük kuşlar oldukları için, davranışlarının geri kalanı hakkında yeterince veri bulunmamaktadır; genellikle gözlemlendiklerinden daha sık işitilirler. Göç etmedikleri zamanlarda, ancak kısa, çoğu zaman bir daldan diğerine geçecek kadar mesafeler katederler.

Ötüşü

Temas kurarken, sert ve kısa "tik" sesi çıkarırlar. Tan ve günbatımında, endişeli, zemberekli saati kurma sesine benzeyen "tik-ik-ik-ik..." biçimde ötüşleri vardır. Teyakkuz hâlinde, çok keskin ve tiz, yerini belirlemesi güç bir "tsiiip" sesi çıkarırlar. Gece göçü esnasında cılız ve boğuk bir "tsi" sesiyle haberleşirler. Şakımaları tiz, uzayıp titreşen seslerle başlayarak peslere inerken ivme kazanır. Hiçbir hece bir diğerine benzemez.

Zeytin Ağacı (Olea europaea)


Zeytin Ağacı (Olea europaea)

Zeytin (Olea europaea), zeytingiller (Oleaceae) familyasından meyvesi yenen Akdeniz ve Marmara iklimine özgü bir ağaç türü.


Zeytin Ağacı Efsanesi

Adem oğulları yeryüzünde çoğaldıktan bir müddet sonra büyük kötülükler yapmay başlarlar. Bu durumdan çok rahatsız olan tanrı onları cezalandırmaya karar verir. Nuh peygambere bir gemi yapmasını emreder. Bu gemiye hayvan ve kuşlardan eşit miktarda her cinsten bir dişi, bir erkek almasını söyler. Nuh peygamber gemisini bitirir ve emredilen hayvanları gemisine doldurur. Daha sonra büyük bir tufan kopar. Gemidekilerin dışında canlı kalmaz, büyük sel felaketi hepsini yok eder. Nuh peygamber suların çekilip çekilmediğini anlamak için sabahleyin bir güvercin uçurur. Güvercin akşama doğru gagasında bir zeytin dalı ile döner. Yeryüzünde bir tek canlı kalmıştır o da ölmez ağacın, yani zeytin ağacının ta kendisidir.

Eski Yunan mitolojisinde M.Ö. 17. yüzyılda kurulan bugünkü Atina ile ilgili bir anlatımvardır. Tanrıların babası Zeus yeni kurulacak olan şehre isim koymak için tanrılar meclisini toplar. Bu şehre en değerli hediyeyi getiren tanrının ismini bu şehre vereceğini söyler. Deniz tanrısı Poseidon denizden savaşta çok işe yarayacağına inandığı bir at çıkarır.
Bilim tanrısı Athene aşıladığı bir yabani zeytin ağacını şehre getirir ve armağan eder. Bu ağaç meyve verecek, insanlar da bunu yiyecek. Bu meyveden çıkarılan yağ karanlık geceleri aydınlatacak, aynı zamanda yemeklik yağ olarak mutfakların baş tacı olacaktır. Bu ağaç yarışı kazanarak Akropolise dikilir, şehre ise bilim tanrısı Athene'nin adı verilir. Eski Yunan'da zeytin ağacı kutsal olup salonları süslerdi. Zeytin ağacını kesen veya zarar veren mahkeme önüne çıkarılır ve ölüme mahkum edilirdi.

Morfolojik özellikleri

Zeytin boylu bir çalı veya 10 metreye kadar boylanabilen, sık dallı, yayvan tepeli, herdem yeşil yapraklı bir ağaçtır.. .Geniş, kıvrımlı, yamru yumru bir gövdesi vardır. Ağaç yaşlandıkça, düzgün gri renkli gövde kabuğu giderek çatlar. Ağacın tacı (tepesi), yaklaşık olarak artan boy kadar her sene genişler. Uzun ömürlü bir ağaçdır, yaklaşık 2000 yıl kadar yaşayabilir. Verimli topraklarda taç açık ve asimetrik, verimsiz topraklarda ise daha yoğun ve yuvarlaktır. Sürgünleri gri renkli, dikensiz ve hemen hemen üç köşelidir.

Mızraksı, çok kısa saplı, deri gibi sert yaprakları sürgünlere karşılıklı çiftler halinde dizilmiştir. Yaprakları basit, tam kenarlı ve kenarlar alt yüze doğru hafif kıvrıktır. Yaprağın boyu 20-86 mm, genişliği de 5-17 mm’dir. Yaprakların ucunda sivri bir çıkıntı bulunur. Yaprağın üst yüzü koyu gri-yeşil ve tüysüz, alt yüzü mavimsi gümüşi renkte ve beyaz sık ipeksi tüylerle kaplıdır.

Baharın sonlarına doğru yaprakların koltuğunda seyrek salkımlar halinde açan, küçük beyazımsı-sarı renkli, kokulu çiçekleri vardır. Rüzgarların taşıdığı çiçek tozlarıyla döllenen çiçekler etli ve yağlı meyve verir. Meyve önce yeşil, olgunlaştıktan sonra da parlak siyah bir renk alır. Etli meyvenin içinde sert bir çekirdek vardır. Meyvenin etli kısmından ve çekirdeğinden elde edilen "yağı" bakımından çok değerli bir ağaçtır. Aynı zamanda ağacının çok heybetli ve estetik bir görünümü vardır. Odunu çürümeye karşı son derece dayanıklıdır.

İnsanlar İçin Kullanımı

Zeytinin yaprağında tanen, uçucu yağlar, organik asitler ve rezin bulunur. Yapraklar ve gövde kabuğu %5 çay (infüzyon) halinde iştah açıcı, idrar söktürücü ve ateş düşürücü olarak kullanılır. Şeker hastalığında kullanım alanı olduğu gibi, tansiyon düzenleyici olarak da bilinir.Dermokozmetik amaçlı kullanılmaktadır.Zeytinyaglı şampuanlar saç dökülmesini engeller,saçın çabuk uzamasını sağlar,lezyonlu saçlı deriyi onarmaya yardımcı olur ve kepek oluşumunu engeller.Zeytinyağlı sıvı sabun,duş jelleri,katı sabun,bebek şampuanları cildi olumsuz dış etkenlere karşı korurlar.Cildi güzelleştirip yaşlanmasını geçiktirerek ciltteki kırışıklık oluşumunu engeller.Zeytin dayanıklılığın sembolüdür.Dogal zeytinyaglı dermokozmetik ürünler cilldimizde kimyasal kalıntılar bırakmadığından Dünyada kullanımları giderek artmaktadır.Yüzyıllardır Akdenizlilerin sağlık ve ğüzellik kaynağı olmuştur.Kutsal metinlerde de şifa kaynağı olduğu belirtilmiştir.

Türkiye'deki üretimi

Dünya zeytin üretici ülkeleri arasında; ağaç varlığı açısından Türkiye 4’ncü, alan açısından da 6’ncı sırada yer alır. Böylece dünya zeytinyağı üretimine %8 oranında katkıda bulunur.

Lir kuşu (Menura)


Lir kuşu (Menura)

Lir kuşu, Menura cinsini oluşturan güzel renk desenlerine sahip iki kuş türünün ortak adı.

Lir kuşu, büyük kahverengi sülüne benzer. Kanatları kırmızımsı ve kahverengi, gagası, bacakları ve ayakları siyahtır. Yetişkin erkek çok süslü bir kuyruğa sahiptir. Lir kuşu kuyruğunu gösterdiğinde lir şeklini alır. Dişilerin ve genç erkeklerin de kuyrukları vardır fakat özel tüylerden yoksundur. Muhteşem lir kuşunun kuyrukları 80-100 cm uzunluğunda olup, dişilerinki erkeklerden daha kısadır.

Muhteşem lir kuşunun şarkısı bir dereceye kadar meşhurdur. Şarkılarının yaklaşık % 80 'i usta, becerikli mimikleri içerir. Ve eşsiz bir potpori şeklinde birleştirir.

Zincir testere, araba motoru, köpek havlaması ve yerel kuşların seslerini taklit eder. İnsan etrafının bir kuş sürüsü ile çevrildiğini hisseder. Halbuki bu sesleri yapan sadece bir tek lir kuşudur.

Avustralya'da bulunan diğer bir lir kuşu Albert lir kuşudur. Bu kuş daha ziyade kırmızı renkte olup dişilerinin kuyruğu daha az detaylıdır.Bu isim ona İngiltere Kraliçesi Viktorya'nın kocası Albert'in onuruna verilmiştir.

İsim

Kuşun ismi, erkeğinin kuyruğunu gösterdiğinde lire ( Müzik aleti ) benzemesinden gelir. Dışdaki iki tane kalın beyaz ve kahverengi tüyler bir çerçeve şeklini oluşturur. Bu tüyler iki yaşından sonra olgunlaşır. İçerdeki daha ince tüyler ise telli çalgılar gibidir. Lir Kuşşu

Yiyecek ve beslenme

Lir kuşu örümcekler, solucanlar, böcekler bazende tohumlar ile beslenir. Yiyeceklerini ayakları ile yaprakları karıştırarak bulur. Yiyecek bulma peşine yalnız çıkar fakat dişiler ve genç erkekler beraber beslenirken görülebilir.

Dağılım ve yaşam

Lir kuşu, güney doğu Avustralya ana kıtası ve güney Tasmanya'da nemli ormanlarda bulunur. Toprak meskenli bir kuştur. Fakat geceleyin ağaçlarda tüner. Kuşlar daimi ikametgahlı olup, bölgelerinden pek uzaklara gitmezler. Nadiren uzaklar giderler ve 10 km ev merkezli bir alan içinde bulunurlar.

Üreme

Lir kuşu her sene Nisan ve Ekim ayında ürer. Tek yumurta üzerine oturur. Erkekler çeşitli dişi ile çiftleşir. Dişi yuvayı kendisi yalnız yapar. Kuluçka dönemi yaklaşık altı hafta sürer. Yumurtadan çıkan yavru ile annesi ilgilenir. Yavru yuvayı ancak 6-10 hafta sonra terk edebilecek duruma gelir.

Nemrut Krater Gölü


Nemrut Gölü

Nemrut Gölü, Türkiye'nin en büyük krater gölü olup, adını M.Ö. 2100'de yaşamış Babil Hükümdarı Nemrut'tan almıştır. Yüksekliği 2250 metre olan Nemrut Dağı'nın 4. Zamanda patlaması sonucu oluşmuştur. Dağın tepesinde biri sıcak, iki krater gölü var. Soğuk Göl 13 kilometrekare büyüklükte, derinliği 155 metredir. Sıcak göl (Ilı Göl)'ün suyu 60 santigrat dereceye varabilmektedir. Üç kilometrekare alana sahiptir ve en derin noktası 100 metre civarındadır. İki göl arasında su bağlantıları bulunmaktadır. Nemrut Krater Gölü, Bitlis'e 26, Güroymak ilçesine 10 kilometre,Tatvan ilçesine 15 kilometre uzaklıktadır. Soğuk Göl'ün suyu tatlıdır ve içilebilir.

Nemrut Volkanı’nın tarihte Van Gölü’nün oluşmasındaki rolü çok büyüktür. Buna göre birleşik olan Muş ve Van Gölü havzalarının, Nemrut’tan çıkan lav ve tüflerin eski Murat Vadisi’ni tıkaması ile Van Gölü’nü oluşturduğu ve bu havzaları ayırdığı bilinmektedir.

* Krater gölü, yanardağların kraterinde suların toplanmasıyla oluşan göllere denir.

Kraterin dibinde yer alan yanardağ bacası, taşlaşan lav tarafından tıkandığında, yağışlar ve eriyen karlar krater içinde birikir.

Türkiye’deki en büyük krater gölü, Nemrut Dağı üzerindeki 12 km² yüzölçümlü Nemrut Krater Gölü'dür.

Küçük Tırtıl


Küçük Tırtıl Hikayesi

Rüzgarın bahar çiçeklerinden toplayıp çevreye üfürdüğü güzel kokulardan sarhoş olmadan, Güneş’in sıcaklığına kanıp gevşemeden yemiş de yemiş…

Bir bitkinin dalları arasında, gözlerden uzak küçücük bir yumurta, günü gelince çatlayıvermiş. İçinden çıkan küçücük yeşil yavru, kendini doğal yaşam ortamına taşımak için hızla yeşil yapraklara doğru sürünmüş. Bu içgüdüyle kendini yaprakların yeşil rengi altında koruma altına alacak ve orada beslenip yürüyecekmiş. Kendini kovalayanlardan kaçarcasına önüne çıkan ilk yeşil yaprağın altına gizlenmiş. Kimsenin onu görmediğine emin olunca, rahatlayıp derin bir soluk almış. Sonra bulunduğu yaprağın en körpe köşesine değin sürünmüş ve onu kemirmeye başlamış.
Rüzgarın bahar çiçeklerinden toplayıp çevreye üfürdüğü güzel kokulardan sarhoş olmadan, Güneş’in sıcaklığına kanıp gevşemeden yemiş de yemiş… Akşama doğru Güneş bakırla kaplanırken, Gökyüzü kızıla boyanınca, bizim küçük yavru, yaprağın köşesindeki balık gözü kadar küçücük deliğe bakmış. Hayretle tüm gün kemirebildiği yaprak parçasının ne denli küçük olduğunu görmüş. Başka ne yapabilir ki? Kendi de küçücükmüş… Bakmış ki gece oluyor, “Gece yaprak güvenli olmaz” diyerek bitkinin dallarına doğru sürünmüş. Tombul karnıyla çok hızlı gidememiş. Dalların arasında kuytu bir köşeye yerleşmiş. Gecenin karanlığına sığınarak uykuya dalmış. Yorucu geçen yaşamın ilk günü, sorunsuz bitmiş.

Küçük tırtıl, her gün dalların arasındaki kuytu köşeden çıkıp yapraklara doğru sürünüyor, tüm gün yaprakları kemiriyor, Gökyüzü kızarınca yine kuytu köşesine dönüyormuş. Artık boyu daha büyük, boğumları daha kalınmış. Her gün hızla büyüyormuş…

Tırtıl yavrusu, salt büyümek için bu Dünya’ya gelmediğini anlamış ve bu yaşam biçimi kendisine sevimli gelmemiş. Nasıl sevimli olsun ki? Her gün aynı işi yapmak, geceleri aynı yerde uyumak, biteviye sürüp giden durağanlık sevimli değilmiş. “Yaşamak yalnız yemek ve uyumak olmamalı. Benim başka amaçlarım da olmalı.” demiş küçük tırtıl.

Bir akşam üstü, daldaki yerine gidince, öndeki ayaklarını ağzına götürüp yüksek sesle diğer dallara seslenmiş:

- Burada başka tırtıl var mı?

- Evet..

- Evet..

diye sesler gelmiş diğer dallardan. Bu bitkide kendi gibi başka tırtılların olduğunu öğrenmek onu çok sevindirmiş. Onlarla konuşmak tekdüze yaşamına değişiklik getirir düşüncesiyle:

- Sizler yaşamınızı nasıl sürdürüyorsunuz? Arkadaş olamaz mıyız?

diye merakla seslenmiş. Gelen yanıtlardan anladığı kadarıyla gündüz yaşamlarını sürdürmek için çalışıyor, geceleri toplanıp aralarında konuşuyormuşlar. Onlara katılmak için yerinden çıkmış ve yavaş yavaş toplandıkları yere doğru sürünmüş. Kendisini kollayarak dalların arasında yerini alınca, çevresine bakınmış. Diğerleri ona “Hoş geldin” demişler. Kendisinden daha kalın olanlar, boğumları üzerinde sarı benekleri olanlar, boğumları kahverengi uzun tüylerle kaplı olanlar, daha küçük ya da daha büyük bir çok tırtıl varmış burada. Herkesin yerleştiğini gören irice bir tırtıl, bir iki öksürüp diğerlerinin susmasını beklemiş ve sessizlik oluşunca, söze başlamış:

- Hoş geldiniz. Bugünkü toplantımızı açıyorum. Bugün benekli tırtılın anlatı günü. Bakalım benekli tırtıl bize neler anlatacak?

Benkli tırtıl, boynunu uzatıp dallar arasında sessizce onu dinleyan diğer tırtılları süzdükten sonra boğazını temizleyip ses tonunu ayarlayarak konuşmasına başlamış:

- Ben size bugün, tırtıl yaşamının ana düşüncesinden söz etmek istiyorum. Her tırtıl, yumurtadan çıkınca, salt büyümek için yaşamaz. Düşünmek ve kendini geliştirmek zorundadır. Her tırtıl duygularını denetlemek, varsa kötülüklerden arınmak için düşünce biçimini geliştirmelidir. Yaşamın her adımında, karşılaşılan her olaydan ders alınacak deneyler vardır. Her deneyden kazanılan beceri ve sonunda elde edilen öğreti o tırtılın olgunlaşmasını sağlayan bir adımdır. Olgunluğu kavramak, öğretileri anlayıp uygulamak ve hepsini özümseyebilmek bir tırtılın en önemli görevidir. Bu görevleri yaparken her tırtılın karşılaşacağı sorunlar, kendinden kaynaklanan eksikler olacaktır. Tırtıllar bu eksikleri bulup çıkartmalı, onları aşacak düşünceler üretmelidir.

Benekli tırtıl soluklanmak için anlatısına ara verince, küçük tırtıl, hayretle çevresine bakınmış. Onun beklentisi toplantının çok sıradan öykülerden oluşacağı biçimindeymiş. Bu tür bir anlatıyla karşılaşacağını sanmıyormuş. Tırtıl yaşamının gerekçesinin, bu denli önemli olduğunu da bilmiyormuş. Benekli tırtıl gücünü toplayıp konuşmaya başlamak için derin bir soluk alınca, küçük tırtıl anlatılanları öğrenmek amacıyla dikkatini toplamış, benekli tırtılı dinlemeye başlamış:

- Karamsarlığı ve kötülükleri içinden atabilen tırtıllar, olgunluğun doruğuna ulaşırlar. O zaman içleri güzelliklerle, iyiliklerle dolar. Sonra bir değişim süreci yaşanır. Doğa’nın en güzel yaratığı olursunuz. Doğa’nın güzelliğini süslemek için kendi güzelliğinizi sergilersiniz. Bu olay; mutluluğun doruğuna çıkmak, kusursuz ve erdemli olmak, Doğa ölçüsünde saf ve temiz olmak anlamına gelir. Bu toplantılarda amacımız: Kusursuz tırtıl olmak için birbirimize destek olmaktır.

Toplantı son bulduğunda, küçük tırtıl yuvasına dönerken kötülüklerin ve karamsarlığın ne olduğunu, onlardan nasıl arınacağını, nasıl kusursuz olacağını merak etmiş. Çok küçük olduğundan ne kötülükleri, ne de karamsarlığı biliyormuş. Onun, yaşamın daha başında olması, iyiyi kötüyü, güzeli çirkini ayırt etmesine engelmiş. Ama, “Ben de olgunluğun doruğuna ulaşmak isterim” diyerek sessizce kuytu köşesine gitmiş.

Ertesi gün, bulunduğu dalın ucundaki yaprakları yemeğe çalışırken hep benekli tırtılın anlattıklarını düşünmüş. Sürünerek başladığı yaşamın, nasıl iç güzellikleri yansıtcak boyuta erişeceğini, nasıl mutluluktan uçacağını düşünüp durmuş. Hatta “Olabilir mi?” diye kuşkulanmış bile… Tam bu düşünceler içinde yaprağını dalgın dalgın kemirirken, yaprakların arasından sızan Güneş ışınlarının ötesinden gelen bir çığlıkla irkilmiş. “Ne oluyor?” diye merakla başını kaldırıp baktığında, yaprakların arasından, bir kuşun ağzında çırpınan tombul bir tırtılın çaresizce debelendiğini görmüş. Kuş, gürültüyle kanatlarını çırpıp, avcılığının başarısını kutluyormuş. Biraz sonra acı çığlıklar sessizliğe gömülünce, “Kötülük bu olmalı. Bir canlının yaşamak için bir bakşa canlıyı yok etmesi olmalı…” diye söylenmiş.

O gece toplantıda anlatımı üstlenen tırtıl, mutluluk üzerine konuşurken:

- Doğa güzeldir. Yaşamak için canlılar başka canlıları yok ederken, yok olanların kötülüklerden arınmadıklarını göreceksiniz. Yaşamı sevmek, başka canlılara da sevgi göstermek gerekir. Bu davranış, tırtılın iç dünyasının güzelliğini yansıtır. Çevrenizi sevdikçe, çevrenizdekileri korudukça, mutlu olursunuz. Mutlu olunca, yüreğinizde sevgi çiçekleri açılır. Biçiminiz güzelleşir. Boğumlarınız kaygan, deriniz yumuşak, davranışlarını daha dengeli ve uyumlu olur. Kendinize olan güveniniz artar, yaşam bağlarınız güçlenir. Yaşama karamsar açıdan bakarsanız, içinizde kötülüklere yer verirseniz, kendi çıkarınız uğruna başkalarına zarar verirseniz, kötülüklerin acı yaralara dönüştüğünü görürsünüz. Yaralar büyüyüp içinizi kapladığında, sizin “Olgunluğun Doruğuna” erişme olasılığınız kalmaz. Doğa kuralları çalışır ve başka canlılara yem olursunuz. Ancak sevgi dolu tırtıllar çevrelerine mutluluk saçabilirler. Çevrelerindeki mutluluğu ve sevgiyi paylaşanlar, erdemli olanlar, olgunluk yolunda ilerliyebilirler…

Küçük tırtıl bu öğretiyi önemsiyerek çevresindeki böceklere karşı daha dikkatli olmaya başlamış. Gereksinimi olanlara yardım etmiş. Onları ezmemiş. Ancak kendine saldıranlara karşı yaşamını savunmuş. Onlardan uzak durmaya çalışmış. ışte o zaman içinde bir şeylerin kıpırdadığını, duygularında küçük de olsa bir şeylerin değiştiğini anlamış. Her gün olgunluk yolunda ilerlemeyi sürdürürken, arkadaşlarından bazılarının üzücü olaylar sonucu yaşamlarını yitirdiklerini görmüş. Bir gün bir kümes hayvanı, bir başka gün bir sincap, hatta çevrede dolanan insanlar, tek tek tırtılları yok etmişler. Küçük tırtıl öğretiler aklına gelince, yaşlı gözlerle, “Kötülüklerden arınamadılar. Onlara yazık oldu.” diye arkadaşlarının arkasından ağlamış.

Günler ilerledikçe küçük tırtılın küçüklüğü kalmamış. Büyüyüp irice bir tırtıl olmuş. Artık ince körpe yaprakların ucuna değin sürünemiyor. Dallara yakın yapraklarla yetinmek zorunda kalıyormuş. Tavırlarında ağırbaşlılık gözleniyormuş. Yaşamın koşullarını olgunlukla karşılıyor, çevresindeki küçük hayvanlara ve böceklere daha çok yardım ediyormuş. Gösterdiği sevgi karşılıksız kalmıyor, diğer canlılar ve küçük tırtıllar ona hep saygı gösteriyormuşlar. Geceleri toplantılarda yanlız dinlemekle yetinmiyor, diğer tırtıllara yaşamın düşüncesini, kendi yorumlarıyla, gördükleriyle ve deneyimleriyle örnekler vererek anlatıyormuş. Yumurtadan yeni çıkan küçük tırtıllar, onu hayranlıkla dinliyor, öğretilerini ve davranışlarını örnek almaya çalışıyormuşlar.

Bir gece toplantıdan yuvasına dönünce, diğer günlerden farklı bir değişim içinde olduğunu sezinlemiş. ıçinde bir şeylerin kıpırdandığını, yaşamın sevgi çiçeklerinin bir an önce filizlenmek istercesine sabırsız olduğunu anlamış. Teninin daha pürüzsüz ve kaygan olduğunu, ağzından o güne değin hiç alışık olmadığı bir sıvının akmaya başladığını olduğunu görünce: “Yeterince olgunlaşmış olmalıyım” demiş. O gece mutluluk içinde gözlerini yumup, uykuya dalmış.

Sabah olduğunda her zamanki gibi yapraklara koşturmamış. Bulunduğu dalda hazırlıklara başlamış. Önce ağzından akan salgıyla dala tutununca, kendi ağırlığını taşıyabilecek bir uzantı oluşturmuş. Sonra bu uzantıya tutunarak baş aşağı kendini sarkıtmış. Kuyruğuna yakın ayaklarıyla oluşturduğu uzantıya sarılmış. Başını kuyruğuna kadar kıvırıp bedeninin çevresini ağzından akan salgıyla kaplamaya başlamış. Tüm gün ara vermeden, bedeninin çevresini dolanmış. Güneş dağların arkasında kaybolurken, Güneş’e son kez bakıp başının çevresini de ağzından çıkan salgıyla kaplamış. Oluşan kozanın içinde düşünceleriyle baş başa kalmış…

Tırtılın iç dünyasının olgunluğu, yüreğinin sevecenliği, içindeki güzelliklerin çiçek gibi açma isteğinin dış görünüşüne yansıması, gözlerden uzak, kendi kozasında günlerce sürmüş… Kolay değilmiş kusursuz olmak, mutluluğun doruğuna ulaşmak…

Üç hafta sonra kozada bir kıpırdanma olmuş. Koza içine gizlenmiş olan güzellik, daha çok gözlerden uzak kalmak istemiyor, oradan çıkıp başkalarının da beğenisini kazanmak istiyor gibiymiş.. Sabırsız kıpırtılara dayanamıyan koza, ucundan çatlamış. Kozadan ipek gibi yumuşacık tüylerle kaplı bir böcek, başını çıkartmış. Bu canlı, gün ışığına ilk kez çıktığından olmalı, ön ayaklarıyla kamaşan gözlerini kapamış. Işığa alışınca gözlerini açıp çevresine bakınmış. Bir başka açıdan Doğa’nın güzelliklerini görmüş. Tüm bedenini kozadan çıkarıp, tüy gibi hafif, kadife gibi yumuşacık kocaman kanatlarını açmış. Kocaman kanatları bir iki çırpınca ayakları tutunduğu yerden kurtulmuş ve boşlukta süzülmeye başlamış. Tüy gibi hafiflemiş olduğunu, mutluluğun doruğunda uçtuğunu anlayınca, görkemli kanatlarını sevinçle çırpmış…

Kahverengili, siyahlı, yeşil çizgili, sarılı benekli alımlı kanatlarını coşkuyla çıprınca bir o yana bir öteki yana uçuyormuş. Olgunluğun ve mutluluğun doruğunda olmanın sevincini tüm Dünya’ya sergilemek için uçuşmuş durmuş…

Bir o çiçeğe konmuş, bir ötedeki yeşilliğe… Kendi güzelliğini Doğa’nın güzelliğine katmak için koşuşturmuş durmuş. istemiş ki, iç güzelliğinin dışa vuran kusursuzluğunu herkes görsün. ıstemiş ki, Doğa güzelliğine, kendi kusursuzluğunu sunarak, yeni güzellikler katsın… ıstemiş ki, bedenine yansıyan mutluluğunu herkes görsün… ıstemiş ki, sevincini onlar da paylaşsın…

Onun, tırtılların yaşam düşüncesini ve öğretisini ne kadar iyi bellediğini “Herkes görsün” diye uçmuş. Artık bir kelebek olduğunu kırlarda, çiçeklerin arasında, yeşil çimlerde, ağaçların yaprakları arasında uçuşarak kutlamış..


Sevinçten yerinde duramuyor, kanatlarını çırparak sürekli uçuyormuş..
”Kısacık bir gün için de olsa değermiş” diye sevinç çığlıkları atarak uçmuş durmuş…

Kelebek (Lepidoptera)

Kelebek (Lepidoptera)

Kelebek, böceklerin, pul kanatlılar veya kelebekler (Lepidoptera) takımının kanatlı fertlerine verilen genel ad. 150.000 kadar türü bilinmektedir.

Vücutları kiremit dizilişi şeklinde renkli pullarla örtülüdür. Pullar, uçları yassılaşarak genişlemiş kıllardır. Ufak sarsıntılarda koparlar. İki çift olan kanatlarının büyüklüğü türlere göre değişir. Pek az türde ve bazı türlerin dişilerinde kanat bulunmaz. Emici tipteki ağız parçaları hortum şeklindedir. Kullanılmadığı zamanlar bu hortum başın alt tarafında helezon biçiminde kıvrılır. Balözü emerler. Çiçeklerin balözünün tadını ayaklarıyla alırlar. Tat alma cisimcikleri ayaklarına yerleşmiştir. Ayaklarıyla çiçeğin suyunu kontrol ederler. Beğendikleri takdirde kıvrılı duran hortumlarını uzatarak emerler.

Ağız organları, yalnız çiçek tozu (polen) ile geçinen "Micropterygidae" kelebek familyasında çiğneyicidir. Tüylü başlarında büyükçe iki petek göz ve çoğunda iki nokta (osel) göz bulunur.

Kelebekler faaliyet durumlarına göre gece ve gündüz kelebekleri olarak iki gruba ayrılırlar.Gece kelebekleri kalın ve ağır vücutlarıyla alaca karanlıkta veya gece uçarlar. İnce kıl gibi olan antenlerinin ucu sivridir. Bazı türlerde antenlerde birer dizi tüy bulunduğundan tarak görünümündedirler. Genellikle renkleri mattır. Hızlı uçucudurlar.Bu uçucular diğer kelebeklere göre daha hızlı uçarlar fakat daha az uçarlar.Tehlike anında sürüden ayrılarak farklı yönlere kaçışırlar ve tehlike bittiğinde tekrar toplanırlar

Gündüz kelebekleri gece istirahat edip, gündüz uçarlar. İnce ve hafif vücutludurlar. Anten uçları topuzludur. Kanatları gâyet güzel renk ve desenlerle süslüdür. Uçuşları yavaştır. Bir yere konduklarında kanatlarını yukarıya dik tutarlar. Gece kelebekleri ise dinlenme hâlinde kanatlarını çatı gibi gövdelerinin üzerine kapatırlar veya tamâmen açık bırakırlar. Bu kâideler bütün kelebekler için geçerli değildir. Meselâ; Skiperler pervâne olmadığı halde antenleri incedir. Vücutları kalın ve renkleri mattır. Gündüz uçarlar. Çoğunlukla pervanelerle karıştırılırlar.

Gece kelebeklerinin işitme ve koku alma duyuları da çok hassastır. Bazı türlerin erkekleri, 5 km uzaktaki dişinin kokusunu alabilirler. Gündüz kelebeklerinin duyargaları (anten) çıplak olduğundan bu hassaslıktan mahrumdurlar.

Kelebeklerde çoğalma yumurta ile olur. Kelebek yumurtaları yarım küre, küre, silindir ve iğ şeklindedir. Dişileri yumurtalarını tek tek veya gruplar halinde ağaç kabukları veya yapraklar üzerine yapıştırarak bırakırlar. Bazıları da üst üste yapıştırarak kuleler meydana getirir. Bazıları yumurtaların üzerini vücutlarından kopardıkları kıllarla bir kürk gibi kapatırlar. Kışı geçirmek zorunda kalan yumurtalar “Korion” denen sert bir kabukla örtülüdür. Yumurtadan çıkan larvalara “tırtıl” adı verilir. Kışı genellikle tamamen gelişmiş olarak yumurta kabuğu içinde geçirir. İlkbaharda her yer yeşermeye başlayınca kabuğunu yırtarak besin aramaya çıkar. Dişi kelebekler yumurtlarken özellikle tırtılların beslendiği bitki türlerinin üzerine veya yakınına yumurtalarını bırakırlar.

Tırtıllarda üç çift göz ve 2-5 çift karın bacağı bulunur. Ağız parçaları ısırıcı çiğneyicidir. Alt dudağa dökülen ipek salgı bezleri vardır. Oburca beslenen tırtıllar, 4-5 defa deri değiştirirler. Normal iriliğe ulaşınca ipek salgısı ile kendilerine koza örerler.

Koza içinde erginin şekillendiği pupa durumuna geçer. Bir müddet sonra pupa kabuğunu yırtar ve kozadan genç ergin yeni kelebek ortaya çıkar. Fakat hemen uçamaz. Kanatlarındaki damarların kanla dolması ve kuruyarak güçlenmesi için birkaç saat beklemesi gerekir. Bazı erginlerin ömrü 24 saat, bir kısmının 1-2 aydır. Hayatları birkaç mevsim sürenler kış uykusuna yatar veya daha sıcak bölgelere göç ederler. Bunlar yüzlerce kilometrelik yolu uçabilecek güçtedir. İngiltere’de yaygın bir tür, havalar soğumaya başlayınca Kuzey Afrika’ya göç eder. Kuşların aksine kelebeklerin göçü tek yönlüdür. Amerika’da yaşayan bir çeşidin dışında hiçbiri geri dönmez.

Bazı kelebekler zehirlidir. Bunlar çok yavaş uçar ve göz kamaştırıcı parlak renklere sahiptir. Bu renkler düşmalarına karşı bir ikaz işaretidir. Böcekçil hayvanlar bunları yemekten çekinirler. Bazı kelebekler de, sahte kafa işaretleri, kanatlarındaki göz işaretleriyle ve antene benzeyen kuyruk uzantılarıyla düşmanlarını şaşırtarak kendilerini korurlar. Bu işaretlere aldanan avcı hayvanlar, kelebeklerin öldürücü olmayan kısmına saldırır. Yırtık kanatlı bir kelebek hayatını sürdürebilir. Birçokları da kondukları yerlerde tamamen kamufle olabilirler. Kuru yaprak görünümündeki bazı kelebekleri kondukları yerden ayırdedebilmek çok zordur.Ayrıca çiçekteki bizim çıplak gözle göremediğimiz bir ışık vardır.Bu ışık sayesinde kelebekler çiçeği görür.

Tırtıl


Tırtıl

Tırtıl gündüz ve gece kelebeklerinin larvasıdır. Göğüs bölümlerinde üç çift bacakları vardır. Tırtıl büyüdüğünde kelebek olacağını gösteren hiçbir ipucu vermediğinden, larvaya iyi bir örnektir. Çoğu tırtılın uzun gövdesi 13 bölümden oluşur. Başın ardındaki ilk üç bölüm, kelebeğin kanatlarının ve bacakların bağlandığı göğüs bölümüne dönüşecektir. Bu bölümlerdeki bacaklar sert ve parlaktır. Etli, yumuşak ve küt uçları yüzeylere tutunmayı sağlayan küçük kancalarla donanmış öbür bacaklar, tırtıl kelebek olduğunda kaybolur. Tırtılların kancalı bacakları beş çiftten az olabilir ama hiçbirinde beş çifti aşmaz.

Tırtıllar annelerinin yumurtladığı ağacın yapraklarını yiyerek beslenirler. Tırtıllar kelebek olma zamanlarında pupa adı verilen bir kozaya girerler.Bu kozada birkaç gün kaldıktan sonra ıslak kanatları olan bir kelebeğe döneşeceklerdir,1-2 saat sonra tamamen kuru kanatları olmasıyla birlikte bir kelebek olurlar.Yapraklarla beslenirler.

Afrika Yaban Kedisi (Felis silvestris lybica)


Afrika Yaban Kedisi (Felis silvestris lybica)

Afrika yaban kedisi (Felis silvestris lybica), kedigiller (Felidae) familyasından yaban kedisinin (F. silvestris) bir alt türü. Diğer alt türlerden 131.000 yıl önce ayrılmışlardır.

Bazı kendine özgü Afrika yaban kedileri ilk defa yaklaşık 10.000 yıl önce Ortadoğu'da evcilleştirildiler ve evcil kedilerin atalarıdır. Evcilleştirilmiş kedi cesetleri içeren insan mezarları Kıbrıs'da 9500 yıl öncesine dayanır.

Fiziksel karakteristikler

Afrika yaban kedisi saman sarısı kahverengi, sarı yeşil renkte, kuyruğunda siyah şeritlidir. Kürk Avrupalı alt türünden daha kısadır. Ayrıca daha ufak olduğu kabul edilir: Baş-vücut uzunluğu 45-75 cm, kuyruk 20-38 cm ve ağırlık sınırları 3 kg dan 6,5 kg arasıdır.

Dağılım ve yaşam

Afrika yaban kedisi Afrika ve Ortadoğu'da geniş yaşam alanında step, savana, çalılık topraklarda bulunur. Benekli kedi (Felis margarita) artık kurak, çorak alanlarda bulunan bir türdür.
Davranış

Afrika yaban kedisi öncelikle fare, sıçan ve diğer küçük memelileri yer. Eğer durum elverirse kuşlar, sürüngenler, amfibyumlar ve böcekte yer.
Alt tür orijini

1979 yılı mitcondrial DNA çalışmalarına dayanan evcil ve vahşi kediler Avrupa, Asya, Afrika'dan Felis silvestris lbyca Avrupa yaban kedisinden yaklaşık 173.000 yıl önce ayrılır. Ve alt tür F. s. ornata ve F. s. cafra dan yaklaşık 131.000 yıl önce. Yaklaşık 10.000 yıl önce bazı kendine özgü Felis silvestris lybica lar Ortadoğu'da evcilleştirildi.

Bukalemun (Chamaeleo)


Bukalemun (Chamaeleo)

Bukalemun, sürüngenler sınıfının Chamaeleonidae familyasından belli etmek istedikleri duygulara göre renk değiştirebilen, omurgalı hayvanlar ortak adı.

Birçok yönden kertenkelelerden farklılıkları bulunduğundan, bazı bilim adamları kertenkeleleri Rhiptoglossa alt takımına dahil ederler.

Özellikleri

Chamaeleonidae familyasını diğer kertenkelelerden ayıran en önemli özellik, ayakların, dilin ve gözlerin alışılmadık biçimleri ve renk değiştirme özelliğidir. Vücutları yanlardan basıktır. Dilleri boylarının yaklaşık 1-1,5 katı uzunluğunda, hareketli ve yapışkandır. Gözler bağımsız hareket eder, biri yukarı bakarken diğeri aşağıya bakabilir. Göz kapakları kalındır. Kolaylıkla renk değiştirirler. Derilerini sarı, yeşil tonları, kırmızı tonları, kestane rengi ve siyaha çevirebilirler, benekler, çizgiler oluşturabilirler. Uzunlukları 8-60 cm. arasında değişse de genelikle 30 cm. civarındadır. Çok yavaş yürürler. Ayakları ve kuyrukları dalları kavrayabilir.

Bukalemunlar

Sık renk değiştirme yeteneğiyle bilinen bukalemunun, kuyruklu sürüngenler takımında ayrı bir yeri vardır. Bağlı olduğu bukalemungillerin Afrika, Madagaskar , Hindistan, Akdeniz kıyıları ve İspanya'nın güneyinde yaşayan 80' den fazla türleri vardır. Sevimlilerdir ama bazen zarar verebilirler.

Türkiye'de Bukalemun

Türkiye`de Bayağı bukalemun (Chamaeleo chamaeleon) kuzeyde İzmir`den güneye doğru Ege sahilleri ile bütün Akdeniz sahil bölgesininde yayılmıştır

Beslenme

Genellikle çekirgeler, mantidler,sinekler, cırcırböcekleri ve diğer böcekleri yer ama daha büyük bukalemunlar, kertenkeleleri de yiyebilmektedir.

Üreme

En çok yumurtlayarak üreme görülür. Çiftleşmeden sonra 3-6 hafta içinde yumurtalar dişi tarafından açılan çukurlara bırakılır.


Bayağı bukalemun (Chamaeleo chamaeleon), Squamata takımının bukalemun familyasına ait bir sürüngen türü.

Özellikleri

Vücut boyu 31 cm kadar olan değişik görünüşlü bir kertenkele türüdür. Başın üst tarafından mığfer şeklinde bir çıkıntı vardır ve vücut yanlardan basıktır. Sırt ortasında büyük pullardan meydan gelen boyuna bir sırt çıkıntısı mevcutur. parmakların ikisi bir, üçü bir arada birleşmiştir. Bu nedenle ayaklar yürümeden çok, yakalamaya yönelik bir şekil almıştır.

Gözleri teleskop şeklinde, ortası delik tek göz kapağı vardır. Her göz aynı anda değişik yerlere bakabilir. Kuyrukları sarılıcı tiptedir. Renklerini değiştirebilirler.Hızlı renk değiştirebilen bu kertenkeleler olarak bilinirler. Bundan dolayı belirgin bir renkleri yok. Renklerini bulundukları ortama göre, ışık ve sıcaklığın durumuna göre ya da çiftleşme zamanlarında kur yapmak için değiştirebilirler. Hızlı renk değiştirme özelliği, derilerinde bulunan melanin denilen boya maddesi sayesinde. Bu boya maddesi melanafor denilen hücrelerden yukarda belirttiğimiz nedenlerden dolayı hücre içinde bir araya toplanırsa renk açılır, dağılırsa renk koyulaşır. Sırt zemini üzerinde daha koyu tonlarda leke yahut şeritler bulunur. Karın altında anüse kadar uzanan sarımsı çizgi renk değişimine uğramaz. Kış uykusuna yatmazlar ama hareketleri çok yavaşlar.

Yaşam alanları ve avlanma

Ağaçlarda yaşar. Yakalayıcı ayakları ve sarılıcı kuyruk ile dallara sıkıcı tutunur ve ağır fakat rahat hareket eder. Ortama uygun renk değiştirdiğinden, bulunduğu bitki üzerinde fark edilmesi zordur. Durduğu yerde dilini 10cm kadar ileriye fırlatarak avlarını yaklar. Besinlerini böcek türleri teşkil eder. Dilin böceği yakalayıp geri çekmesi 0.1 sn kadar sürer.Dilleri ağız içinde özel bir yerde kat kat kıvrılmış biçimde durur ve uçları yapışkandır. Deniz seviyesinden 700 m yüksekliklerde görülür.

Üreme

Çiftleşme yazın ortalarında başlar. Sonbaharda yumurtlamaya başlayan dişiler bir defada 6-40 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtalarını yumuşak toprak açtıkları 10 cm derinliğindeki çukurlara bırakırlar.

Dağılımı

İspanya, Yunanistan, Kibris, Malta, Portekiz, Türkiye, Ürdün, Tunus, Mısır, İsrail, Irak, İran, Suudi Arabistan, Lübnan, Fas Cezayir, Tunus, Libya.

Roraima Dağı


Roraima Dağı


Brezilya ve Venezuela arasında bulunan Roraima Dağı, dünyanın en gizemli yerlerinden birisi olarak kabul edilmektedir.Amazon ormanlarının ortasından fırlayan ve bulutların üzerine çıkan 2770 metre yüksekliğindeki Roraima Dağı, bilimadamlarının tanımıyla kayıp dünyadır.

Son derece sert kuvars taşından oluşan bu ilginç dağ, bir mimarın elinden çıkmış görüntüsü vermektedir. Çünkü 4 bir yanından yontulmuş el yapımı bir binayı andırıyor.Bu görüntüsü yüzünden uzun süre bu dağı burada yaşayan insanların yapmış olabileceği düşünüldü.Bu yönde çok sayıda araştırma yapılmasına rağmen bu tezi doğrulayacak bir bulguya rastlanmadı.

Bu sarp ve çıkılması çok zor olan dağın sadece görünümü değil, zirvedeki esrarengiz coğrafi farklılıkları da bir türlü çözülemedi. Dağın en tepesinde çok sayıda şelale bulunuyor. Bu kadar sert bir dağ'da çok sayıda şelale bulunmasının sırrı çözülemedi. Dağın zirvesinde sayısız mağara ve tüneller bulunuyor. Bu tüneller içerisinde uzunluğu yaklaşık 500 metre olan mağaralar var.44 metre yüksekliğinde ve tamamen kuvars tüneller, burada inceleme yapan yer bilimcileri bile şaşkına çevirdi.

Bazı alanları saf granitten olan Roraima Dağı, sadece kendi görüntüsüyle değil üzerinde yaşayan canılarla da şaşırtıyor. Dünyanın en küçük kurbağası bu dağın sirvesinde yaşıyor. Ayrıca dağda yaşayan bitki ve hayvanları buradan başka yerde görmek mümkün değil.

Kış Uykusu


Canlılarda Kış Uykusu

Uyuduğunu düşündüğünüz canlılar aslında uyumuyorlar...



Kış uykusu, bazı sıcakkanlı ve soğukkanlı hayvanların, kışı uyku veya uyuşuk gibi bir dinlenme halinde geçirmesi. Kış uykusu, soğukkanlı hayvanların hareketsizliği veya sıcakkanlı omurgalı hayvanların (memeli ve kuşlar) vücut sıcaklıklarının düşerek sıfır dereceye yaklaşması ve metabolizmalarının yavaşlaması olarak da tarif edilebilir. Kış uykusunun süresi türlere ve çevre sıcaklığına göre birkaç haftadan altı aya kadar değişir. Hibernasyon, yani kış uykusu tabiattaki bilmecelerden belki.


Kış Uykusu hakkında ansiklopedik bilgi

Kış uykusu, bazı sıcakkanlı ve soğukkanlı hayvanların, kışı uyku veya uyuşuk gibi bir dinlenme halinde geçirmesi. Yani bildiğimiz uyuma eylemi söz konusu değildir. Ancak kış uykusuna yatmış olan bir canlının görüntüsü ölmüş yada uyuyor olan bir canlıyı andırır. Ancak dakikada bir kaç nefes almanın dışında aslında o canlı hareketsiz bir şekilde zihni açık bir şekilde beklemektedir. Kış uykusu, soğukkanlı hayvanların hareketsizliği veya sıcakkanlı omurgalı hayvanların (memeli ve kuşlar) vücut sıcaklıklarının düşerek sıfır dereceye yaklaşması ve metabolizmalarının yavaşlaması olarak da tarif edilebilir. Kış uykusunun süresi türlere ve çevre sıcaklığına göre birkaç haftadan altı aya kadar değişir.

Hibernasyon, yani kış uykusu tabiattaki bilmecelerden belki de en enteresanıdır. Milyonlarca memeli, sürüngen, haşarat ve böcek bütün bir kış boyunca uyur. Vücut organlarının aktifliği tamamen askıya alınır. Organların faaliyeti o kadar yavaşlar ki, güçlükle fark edilir.

Kış uykusu, değişken iklimlerde yaşayıp besin bulma zorluğu çeken hayvanlarda olur. Kışın yaklaşmasıyla sincap, tarla faresi gibi hayvanların vücutlarında değişiklikler belirmeye başlar. Kalp atışları yavaşlar, soluk alış-verişleri azalır ve zihin faaliyetleri durur. Derin, donmaktan emin kovuklarına çekilir, tostoparlak olarak derin bir kış uykusuna yatarlar. Gerçek kış uykusuna sıcakkanlı omurgalı hayvanlar yatarlar. Böcekler, sürüngenler, kurbağalar, balıklar gibi soğukkanlı hayvanlar da kışı inlerinde uyuşuk olarak geçirirler.

Bazı hayvanlar, çevre ısısının belli bir dereceye düşmesiyle uyanırlar. Mesela yarasalar eksi iki derecede uyanır. Daha sıcak bir yere giderek tekrar uykuya dalarlar. İhtiyaç ve aşırı acıkma da uyanmalara sebeb olabilir. Soğukkanlı hayvanların (böcekler, sürüngenler, kurbağalar, balıklar vs.) vücut ısıları çevre sıcaklığına bağlıdır. Sıcakkanlı hayvanların ise türlere göre sabit sıcaklık dereceleri vardır. Kış uykusuna yatan memeli ve kuşların vücut ısısı çevrenin ısısına çok yakın bir dereceye kadar düşer. Çoğunlukla +1°C’ye kadar düştüğü gözlenmiştir. Eğer donma derecesine düşerse hayvan ölür. Çok kuru ve sıcak iklimli bölgelerde yaşayan bazı hayvanlar da yaz uykusuna yatarlar. Salyangozlar aşırı sıcaklarda kabuklarına çekilip dinlenirler. Dipnoi denen çift solunumlu balıklar (akciğerli balıklar) bulundukları nehir suları kuruyunca balçığa gömülerek uyuşuk halde suların tekrar gelmesini beklerler.

Kış uykusuna yatacak hayvan, kendisine donma noktasının üstünde olan ılık bir kovuk bulur veya kazar. Yaprak, tüy, kıl gibi maddelerle de burayı izole eder. Kış uykusu boyunca, yazın vücutlarında depoladıkları yağı sarf ederler. Tarla sıçanı, sincap gibi bazı hayvanlar kış uykusuna yatmadan önce kovuklarında yiyecek depo ederler. Belli aralıklarla uyanarak bunları yerler.

Kış uykusunun başlamasıyla hayvanın kalp atışı ve kan basıncı azalır. Beslenme faaliyeti ve dışkılama kesilir. Solunum fark edilecek derecede yavaşlar. Bazılarında tamamen kesilmiş gibidir. İç salgı bezlerinin salgıları yavaşlar. Sindirim sistemi ve ifrazatı durur. Anatomik ve fizyolojik değişiklikler de gözlenir. Dağ sıçanı, köstebek ve yer sincabında dişlerin kireçlendiği de görülmüştür. Küçük memelilerden olan “yedi uyuklayangiller” kış uykusu boyunca 40 derecelik vücut sıcaklıklarını donma noktasının biraz üstüne kadar düşürebilirler. Bu düşük ısıda vücut faaliyetleri yavaşlar. Hayvan çok yavaş soluk alıp verir. Kalp atışları normal olan 300 vuruştan dakikada 7 ile 10 vuruşa kadar düşer. Tabii vücut refleksleri kesilir. Beynin elektrik faaliyeti adeta durur. O kadar yavaşlar ki, fark edilemez. Şayet kovuktaki hava sıcaklığı donma noktasına düşerse hayvan otomatikman uyanır ve bütün vücut sistemlerini harekete geçirerek vücut sıcaklığını normale döndürmeye çalışır. Bunu yapamazsa ölür. Çevre ısısının ani düşüşü hayvanı uyandırarak ölümü engeller. Toprağın sürekli don olduğu yerlerde, yuva yapıcı memeliler kış uykusuna yatmaz.

Kış uykusuna yatan bütün soğukkanlı hayvanlar, plazmaları içinde hücreleri tahrip eden buz kristalleri meydana geldiği takdirde soğuktan donmak tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Çok soğuk havalarda hareketsiz kalmanın tehlikeleri yok değildir. Organlar buz kristalleri tarafından tahrip edilebilir veya dokular donabilir. Kış uykusuna yatan hayvanların vücutlarındaki sıvılar, moleküler ağırlığı daha büyük kimyevi maddeler bakımından zenginleşerek donma noktası düşer. Böylece don tehlikesinden korunulmuş olur.

Hibernasyon o kadar değişik, enteresan ve çözülememiş bir meseledir ki, çeşitli organlar arasındaki ilişki ve güç bölümünde bile anlaşılamayan hususlar vardır. Mesela; marmot (dağ sıçanı)un omuriliği ve beyni tamamen çıkarıldığı halde, hayvanın kalbi daha 10 saat atmaya devam etmiştir. Bir ilim adamı kış uykusuna yatan bir marmotu 4 saat saf karbondioksit gazının içinde tuttu. Bir şey olmadı. Kış uykusuna yatan bir yarasa, 1 saat bir kova suyun içine sokularak bekletildi. Dışarı çıkarıldığında hala uyuyordu ve tamamen normaldi. Bir kirpi, 22 dakika batırıldığı suyun içinde kaldı. Kış uykusuna yatan bir fındık faresi, toparlak haliyle bir odada, top gibi, karşıdan karşıya yuvarlandı. Yine de uyanmadı ve halinde değişiklik olmadı.

Bazı Amerikan yer sincapları on günde bir uyanırlar. Daha erken uyanmaları kendi zararlarına olur. Fazla enerji sarfiyatı hayatlarını tehlikeye düşürür. Ilıman iklimlerdeki yarasa türlerinin çoğu kış uykusuna yatar. Ancak ılık kış günlerinde böcek avlamak için uyanırlar. Bu kısa dönemlerde çok az miktarda enerji harcamaya gayret ederler. Kış uykusuna yatan yarasaları uyandırmak, rahatsız etmek, düzensiz enerji tüketimine sebeb olacağından yarasalar için felaket demektir.

Bazan kış aylarında bir kokarca, bir rakun ve bir porsuk ortalıkta görülebilir. Bunlar acıkmışlar ve uyanmışlardır. Karınlarını doyurup tekrar uykuya dalarlar.

Kış uykusu sayesinde çevrenin zor şartlarına karşı mukavemet gösterirler. Kış uykusu, gıda kıtlığı zamanında canlının enerji sarfiyatını en az seviyeye düşürerek sert iklim şartlarına dayanmasını sağlar. Vücut ısısının düşmesi ve metabolizmanın yavaşlaması hayvanın direncini arttırır. Ansızın uyandırılırsa ölebilir. Kış uykusuna yatan hayvanlar, önceden vücutlarında depoladıkları yağı yavaş yavaş erittikleri için bu zaman zarfında çok ağırlık kaybederler. Baharda uyandıkları zaman zayıf ve sinirli olurlar. Kaybettiklerini kazanmak için büyük bir iştahla, çok yerler. Kış uykusu, belli bazı fizyolojik mekanizmalar tarafından kontrol edilmektedir. Buna “Bedeni (bünyevi) biyolojik saat” denilmektedir. Kış uykusuna yatan bir yer sincabının kan serumu alınıp, kış uykusuna yatmadan birine şırınga edilirse, o hayvan da kış uykusuna yatar.

Ayılar da inlerinde uyurlar. Derin bir uykuya dalmalarına rağmen uykuları gerçek kış uykusuna benzemez. İnlerinde uyuklarken, vücut ısıları normalin altına düşmez. Şayet vücut ısıları 15 derecenin altına düşerse ölürler. Hakiki kış uykusuna yatan hayvanlar ise eksi iki derceye kadar yaşarlar. Aradaki fark neden ileri gelmektedir? Bilim adamları bunun cevabını şimdilik verememektedir. Cevabını merakla araştırmaktadır. Birçok soğukkanlı hayvanlar, kışı soğuk iklimlerde derin bir uyku içinde geçirirler. Memeliler ve kuşlar gibi çevrelerinden bağımsız olarak vücut ısılarını değiştiremezler. Hava soğudukça onlar da buna bağlı olarak uyuşurlar. Nihayet “soğuk anestezi” durumuna geçerler. Kış uykusuna yatan sıcakkanlılar gibi kendi kendilerine uykularını bölemezler. Sadece hava sıcaklığındaki artışla uyanırlar. Yılanlar kertenkeleler, kurbağalar, semenderler kışı yalnız başına veya gruplar halinde birbirine dolanarak taş altlarında veya çamur ve bataklıklara gömülmüş bir halde geçirirler.

Tuzlu su terrapini (Kuzey Amerika’ya mahsus bir su kaplumbağası) kışın kendini çamura gömer.Kum yengeçleri de aynı şeyi yaparlar. Kara kurbağa (Bufo bufo) ve kurbağalar düzenli kış uykusuna yatarlar. En sevdikleri suların yakınındaki çamurlara gömülürler. Kış uykusundan alınan bir kurbağa 2 saat gibi bir zaman güneşe tutulduktan sonra kendisinde hayat emareleri görünmeye başlar.

Yedi uyuklayangiller ve kirpiler hem uyku zamanı bakımından, hem de uyku yoğunluğu bakımından başı çekerler. Bu hayvanlar, yakalandıkları zaman bile kış uykusuna yatarlar. Bazı hayvanlar, avları kış uykusuna yatınca kendileri de kış uykusuna yatarlar. Mesela; yarasalar avladıkları böcekler ortadan kayboldukları veya uyudukları zaman uykuya çekilirler. Kış uykusuna yatan hayvanların çoğu toparlak bir hal alırlar. Ancak yarasalar her zamanki gibi başları aşağıda aylarca asılı kalırlar. Örümceklerin çoğu kış aylarında uyanık kalırlar. Çatlaklarda, kıyıda köşede her zaman bulunurlar. Yiyecek kıtlığı onlar için, problem değildir. Aylarca bir şey yemeden durabilirler. Ancak inleri tuzak kapaklı örümcekler kış uykusuna yatarlar. Bunun için de önce kapı yolunu ağlarıyla bir battaniye gibi örerler.

Kaplumbağalar toprağa gömülerek kış uykusuna yatarlar. Bazı balıklar da kış aylarında uykuya yatarlar. Ev sinekleri, uğur böcekleri ve salyangozlar da böyledir.

Kış uykusu, hayvanların zor iklim şartlarını ve kıtlık dönemlerini atlatmalarını sağlar. Ayrıca birçok hayvan için bir dinlenme ve yenilenme zamanıdır. Bu dönemde bulaşıcı hastalıklara ve parazitlere direnç artar.

Radyasyona dayanıklılık kaydedilir. Kış uykusu yerine bazı hayvanlar, birçok kuşlar daha uygun iklimlere göç ederler. Bazıları ise; mesela kurtlar kürk ve postlarını kalınlaştırırlar. Böylece kışa daha dirençli olurlar.

Kış uykusuna yatan sıcakkanlı hayvanların vücutlarında bulunan termostatları vücut ısısını ayarlar. Bunun sayesinde her türde belli bir düzeyde sabit tutulur. Eğer böyle bir termostat olmasaydı, bizler de soğukkanlılar gibi çevrenin ısısına bağlı olurduk. Havaların soğumasıyla uyuşurduk. Isı düzenleme büyük enerji gerektirir. Onun için memeliler daha fazla yeme ihtiyacındadır. Kış uykusu vakti yaklaşınca yüksek vücut ısılarını sanki bir anahtarla çevirir gibi donma derecesinin biraz üzerine kadar düşürürler.

Uyanacakları zamanı nasıl bilirler? “Biyolojik saat” vaktin geldiğini otomatikman haber verir. Aylarca uyuyan sincaplar, hareketsiz kalan kuşlar, yıllarca çamurun içinde uyuyan balıklar hep biyologların merak konusudur.

Martı (Laridae)






Martı (Laridae)

Martı, martıgiller (Laridae) familyasını oluşturan deniz kuşlarının ortak adı. Türlerin çoğu Larus cinsinde toplanmıştır.

Martılar büyük kuşlardır, genellikle gri veya beyaz renkte çoğunlukla başlarında siyah işaretler bulunur. Cesurdurlar, uzunca bir gagası ve perdeli ayakları vardır. İri hantal gövdeli kuşlardır. Boyları 25-80 cm'dir. Kanat desenlerinin yanı sıra bacak ve gaga renklerine bakılarak tür ayrımı yapılabilir.

Besinlerini çoğunlukla yumuşakçalar, yengeçler ve küçük balıklar oluşturur ama hemen hemen her şeyi yerler. Martılar denizin üzerindeki insan pisliklerini de besin sanarak yemeye çalışırlar. Özellikle denize atılan plastik parçalar bu tür için ölümcüldür. Ölü bulunan pek çok martının midesinde plastik parçacıklar tespit edilmiştir. Martıların midesi plastiği sindiremediği için midelerinde plastik onlara sürekli bir tokluk hissi vererek açlıktan ölmelerine neden olur. İri martılar kuş yumurtaları ve yavrularını da yer. Tipik kıyı kuşlarıdır, nadiren birkaç türü haricinde denizden uzakta yaşarlar. Büyük türlerde yavrular dört yılda erişkin bir kuş olurken bu süre küçük martılarda iki yıl kadardır.

Martılar, özellikle daha büyük türler becerikli üst düzeyde zeki kuşlardır. İletişim ve yüksek ölçüde gelişmiş sosyal bir yapının karmaşık metotlarını sergilerler. Örneğin birçok martı sömürgesi yırtıcı kuş ve diğer davetsiz misafirlere saldırma eğilimindedir, mesela ringa martı alet kullanımı davranışını sergiler. Martıların birçoğu, insanların yaşadığı yerlerde ortak bir yaşam içerisindedir. Kumsal ve liman çevrelerinde çok görülür ve dikkat çekerler.

Martılar bütün faaliyetlerinde toplumcudur. Hep birlikte avlanır, dinlenir, leş arar ve kavga ederlerler. Çoğu birlikte yuva yapmayı tercih eder. Bazen geniş koloniler kurarlar. Birkaçı alçak ağaçlara yuva yapar, deniz yosunu ve çevredeki diğer bitkilerden büyük yuva oluşturur. Dişi 2-3 kahverengi yumurta bırakır, bunların üzerinde daha koyu kahverengi ya da siyah sık benekler vardır. Erkekle dişi kuluçka görevini paylaşır. Hem erkek hem de dişi yavruları besler. Yumurtadan çıkmış yavruların üzeri grimsi hav tüylerle kaplıdır. 4-6 haftalıkken uçmaya başlarlar.

Martılar gürültücü kuşlardır. Özellikle üreme dönemlerinde şehirlerde apartman çatıları ve benzeri yerlerde yuva kurarabilirler, bu zaman zarfında cırlak sesleri ile etrafı rahatsız edebilirler.

Familya üyeleri bütün dünyada yaygındır. Yalnızca çöllerde ve kutupların donmuş kesimlerinde görülmezler.

Atlar (Horse)


Atlar (Horse)

At, Atgiller (Equidae) familyasına dahil otçul bir memeli hayvan. Evcilleri olduğu gibi, Amerikan bozkırlarında “Mustang” ve Altay dağlarının her iki yanındaki açık arazilerde “Prezevalski” denen yabani atlar sürüler halinde yaşar. En meşhur at türleri Arap, İngiliz ve Midillidir. Midilli atları koç iriliğindedir.

Özellikleri

Tek tırnaklılar takımının, Atgiller familyasından bir memelidir. Erkeğine aygır, dişisine kısrak, yavrusuna tay, yumurtaları çıkarılmış, iğdiş edilmiş olana da beygir denir. Küçük başlı ve kısa kulaklıdır. Yelesi ve kuyruk ucu uzun kıllıdır.

Atların hepsi otla beslenir. Geviş getirmezler. Memeleri kasık bölgesinde arka ayaklarına yakındır. Üçüncü parmakları geniş bir tırnakla çevrilmiş olup “ toynak” adını alır. Bunun üzerine basarak yürürler.

Bugün Amerikan bozkırlarında yaşayan Mustang adıyle anılan vahşi atlar, İspanyolların Amerika’ya götürdükleri ehli atlardan kaçanlardan yabanileşenlerdir. Az yiyecekle yetinip, her türlü iklim şartlarına dayanırlar. Tarpan adıyla anılan Avrupa yaban atının (E. caballus gmelini) 1876’dan beri nesli tükendi. Bugün eski dünyada hala neslini devam ettiren yalnız bir yaban atı vardır. Bu at Orta Asya Moğolistan’ının soğuk ve ıssız ovalarında yaşar. Asya yaban atı veya Prezevalski dendiği gibi Moğolistan yaban atı da denir. Altay dağlarının her iki yanında yaşar. Siyah kısa ve dik yeleleri ile, ağır ve iri başları, küçük kulakları, uzun kıllı kuyrukları ile evcil atlardan farklılık gösterirler. Renkleri kırmızımtrak kahverengi olup çekici bir görünüşleri vardır. Burun kısımları beyazdır. Kışın kılları uzayarak soğuktan korunurlar.

Türler

Evcil atlar: Bazı bilim adamlarına göre atı ilk evcilleştiren topluluğun İskitler olduğu söylenmektedir. Tahminen 5500 seneden beri insanlara hizmet etmektedir. Bugünkü modern atların Asya yaban atından türediği şüphelidir. Bazı zoologlar Avrupa yaban atından türediğini ileri sürmektedirler. Evcilleştirilmiş atların birçok soyları vardır. Bugün küçük Midilli atları ile Safkan Arap atlarının soy kütüğü kesin olarak bilinmemektedir.

Atlar 20-30 sene yaşar, bazı kısraklar 15 yaşına kadar doğurur. On bir ay gebe kalır ve genellikle bir yavru doğururlar. Yavrunun gözleri açık olarak doğar ve birkaç dakika sonra ayağa kalkarak annesini takibe başlar. Atlar, saatte 60-70 km hızla koşabilirler.

Erkek eşek ile kısrak eşleştirilirse katır elde edilir. Aygır (erkek at) ile dişi eşeğin birleşmesinden de barda denen katır çeşidi elde edilir. Her iki melez de üremezler. Katır, bardadan daha dayanıklıdır.Ayakları kırılırsa bir daha iyileşmez.

Arap atı: Çok dayanıklı mükemmel bir attır. Arabistan’a geçen Orta Asya ve Anadolu Türk atlarından türemiştir. İngiliz atlarından daha dayanıklı olup, 24-28 saat hiç su içmeden yol alabilir.

İngiliz atı: Arab aygırı ile İngiliz yerli kısraklarının çiftleştirilmesinden türetilmiş bir soydur. Arab atından daha uzun bacaklıdır.

Midilli atı: Küçük, sakin ve dayanıklı bir at çeşididir. Keçi veya koç iriliğindedir. Shetland, İzlanda ve Norveç midillileri meşhurdur.

Not : Asya, Avustralya ve Amerika’daki geniş bozkırlarda hâlâ vahşi at sürüleri yaşamaktadır.

Cumulonimbus Bulutu


Cumulonimbus Bulutu

Cumulonimbus (Cb) : Dağ ya da çok büyük kuleler biçiminde, düşey doğrultuda büyük yer kaplayan, ağır ve yoğun bulut. Üst bölümünün bir kısmı genellikle düzgün, ipliksi ya da çizgilidir ve hemen her zaman yassıdır. Bu bölüm, örs ya da çok büyük bir sorguç biçimi alana kadar yayılır. Çoğu kez koyu renkte olan bulutun zemininin altında, sık sık onunla birleşmiş ya da birleşmemiş durumda parçalı bulutlar vardır. Burada çoğu kez yağış olur; bu yağış kimi zaman yere ulaşamadan buharlaşan türden olabilir..Bu bulutlara dış dünyayla bağlantısız kasırgalar denilebilir.Uzaktan bakıltığında sadece bir şekilli bulut gibi gözükür ama içinde 30,000 °C ısılı ve yüzbinlerce wattlık elektrik enerjili şimşeklerle saatte 260 km'yi bulan rüzgarlar vardır.Şu anda hiçbir cumulonimbus bulutun içi görüntülenmemiştir.Sadece sağ çıkan çok nadir görgü tanıkları ve radarlar sayesinde bilgi sahibi olunmuştur.

Cumulus Bulutu


Cumulus Bulutu

Cumulus (Cu) : Birbirinden ayrı bulutlar. Genellikle yoğun olurlar ve dış çizgileri keskindir. Kabarık duran üst bölümü, karnabahara benzeyen, yükselen tepeler, kubbeler ya da kuleler biçiminde düşey olarak oluşur. Güneşin aydınlattığı bölümleri çoğu zaman parlak beyaz renk alır. Bu bulutların zemini görece koyu ve yataydır. Kimi zaman parçalı görünümde olurlar.

Stratus Bulutu


Stratus Bulutu

Stratus (St) : Genellikle bir örnek bir zemini olan gri bulut katmanı. Çisenti, buz prizmaları ve kar taneleri verebilir. Güneş, bulutun arkasından göründüğünde çevresi açıkça ayırt edilebilir. Stratus ayla oluşturmaz; ayla olayı çok düşük sıcaklıklarda ortaya çıkabilir. Stratus, kimi zaman parçalar halinde de görülebilir.

Stratocumulus Bulutu


Stratocumulus Bulutu

Stratocumulus (Sc): Gri ya da beyazımsı, ya da gri ve beyazımsı renklerde parça, örtü ya da katman biçiminde, hemen her zaman koyu parçaları olan bulut. Mozaik gibi, yuvarlak kütlelerden, tomarlardan oluşur.Yere ulaşmadan buharlaşan yağış durumu dışında ipliksi değildir. Birleşmiş ya da birleşmemiş durumda olabilir. Düzgün dizilmiş küçük öğelerin çoğunun genişliği görünürde 5 dereceden çoktur.

Nimbostratus Bulutu


Nimbostratus Bulutu

Nimbostratus (Ns): gri renkli bulut katmanı. Genellikle koyu renklidir. Oldukça sürekli yağan ve çoğu kez yere kadar ulaşan yağmur ya da kar yüzünden görünümü yayılmış gibidir. Güneşi tümüyle örtecek kadar kalındır. Çoğu kez bu katmanın altında, parçalı bulutlar bulunur; nimbostratus bulutları bunlarla birleşmiş ya da birleşmemiş durumda olabilir.

Altostratus Bulutu


Altostratus Bulutu

Altostratus Bulutu (As): Grimsi ya da mavimsi renklerde bulut örtüleri ya da çizgili ipliksi ya da birörnek görünümlü katmanlar. Gökyüzünü tümüyle ya da kısmen örter; güneşi, bir buzlu camın arkasından görünüyormuş gibi bulanık bir biçimde gösterecek kadar ince bölümleri vardır.

Altocumulus Bulutu


Altocumulus Bulutu

Altocumulus (Ac): Beyaz ya da gri, ya da beyaz gri renklerde parça, örtü ya da katman biçiminde bulut. Genellikle gölgeli yerleri olur; katmanlardan, yuvarlak kütlelerden ve tomarlardan oluşur. Kısmen ipliksidir ya da dağılıp yayılmış durumdadır; karışıp birleşmiş olabilir ya da olmayabilir. Düzenli dizilmiş küçük öğelerinin 1 ile 5 derece arasında belirgin bir genişliği vardır.

Cirrostratus Bulutu


Cirrostratus Bulutu

Cirrostratus (Cs): Genellikle ışık halkası oluşturan ipliksi ya da düzgün görünümlü, saydam ve gökyüzünü tümüyle ya da kısmen örten beyazımsı bulut türü.

Cirrocumulus Bulutu


Cirrocumulus Bulutu

Cirrocumulus (Cc): Gölgesiz ince beyaz parça, örtü ya da katman biçiminde bulut. Birbirine karışmış ya da ayrı ayrı ve oldukça düzgün dizilmiş taneler, dalgacıklar biçiminde çok küçük öğelerden oluşur. Bu öğelerin görünür genişlikleri 1 dereceden azdır.

Cirrus Bulutu


Bulut (Cloud)

Bulut, su damlacıkları, buz kristalleri ya da bunların karışımlarından oluşan, toprağa değmeyen, gözle görülür kütledir.

Atmosfer'de yoğunlaşan madde su buharıdır. Bu da, küçük su damlacıklarını, genellikle 0.01 mm buz kristallerini oluştururur. Milyarlarca damlacık ve kristallerin beraber durmasıyla bulut olarak görünürler. Bulutlar tüm görünür dalga boyutlarını yansıtır ve genellikle beyazdır fakat gri veya siyah olarak görünebilirler. Siyah görünmelerinin sebebi, çok kalın veya yoğun olması ile güneş ışığının geçmesine izin vermemesindendir.

Bulut cinsleri ve açıklamaları

Cirrus (Ci) : İnce beyaz iplikler ya da beyaz parçalar ya da dar şeritler biçiminde birbirinden ayrı parçalardan oluşan bulutlardır. Bu bulutların ipliksi bir görünümü ya da ipeksi bir parlaklığı vardır; Kimi zaman her iki özellik bir arada bulunur.

Kirpi (Erinaceus europaeus)




Kirpi (Erinaceus europaeus)

Kirpi (Erinaceus europaeus), kirpigiller (Erinaceidae) familyasından noktürnal, böcekçil bir memeli türü.

Özellikleri :

Yaklaşık 30 cm. boyunda, ağırlığı cinsiyete, yaşa ve yaşadığı koşullara bağlı olarak 500-1200 gr. arasında değişir. Gövdesinin üzeri 2-2.5 cm. uzunluğundaki kırçıl dikenlerle örtülüdür. Kızdırıldığı zaman vücudu yuvarlak hale gelir ve böylece bir diken topuna dönüşür.

Yaşam alanları :

Çalılıklı ormanlardan, büyük park ve bahçelere kadar pek çok yerde yaşayabilir. Nemli yerleri sever. Toprak içine açtığı tünellerde barınır.

Dağılımı :

Doğu Avrupa’dan başlayarak, İsrail’e kadar görülür. Türkiye’nin hemen her yerinde rastlanır. Yalnız geceleri etkindir. Çevre sıcaklığının 4 °C’nin altına düştüğü zaman kış uykusuna yatar. Hamilelikleri 5-6 hafta sürer. Her doğumda 3-8 yavru doğurur. Ortalama ömrü 18 yıldır.

Beslenme :

Çoğunlukla böcek, sümüklüböcek, kurbağa, solucan, nadiren küçük fare ve yılan yavruları yer. Erişkin kirpiler kedi mamalarını severek yer.

İnsanların dayanabildiği tetanus zehiri miktarının 7 bin katına dayanıklı oldukları saptanmıştır. Çok zehirli bazı böcek ve yılanları kolaylıkla avlayıp yer. Ancak engerek zehiri gibi bazı zehirlere karşı da dayanıksızdır.

Türkiye'de kirpiler :

Türkiye’de avlanması yasaktır. Kırmızı listede "NT" kategorisindedir. Kirpiler, Türkiye’nin koruma altındaki türlerinden biridir; Resmi Gazete’de yayınlanan “Çevre ve Orman Bakanlığı’nca Koruma Altına Alınan Yaban Hayvanları” (EK LİSTE 1) listesinde belirtilmiştir.Ayrıca kirpilerin doğal ortamından uzaklaştırılması, satılması, evlerde pet hayvanı olarak bakılması yasaktır. Konuyla ilgili ihbarlarla Doğa Koruma ve Milli Parklar İl Müdürlükleri ilgilenmektedir.

Oklu Kirpi (Hystricidae)


Oklu Kirpi (Hystricidae)

Oklu kirpigiller (Hystricidae), Eski Dünya oklu kirpileri olarak da bilinir, kemiriciler (Rodentia) takımına ait bir familya.

Bu familyayı Amerika'da bulunan ağaç oklu kirpilerinden daha rahat ayırt edebilmek için Eski Dünya oklukirpileri de denilir. Dikenlerinden dolayı "kirpi" olarak adlandırılsalar da, asıl kirpigiller ile akrabalıkları yoktur. Familyanın Türkiye'de bulunan tek temsilcisi Hint oklu kirpisidir.


Oklu Kirpi (Hystricidae)

Oklu kirpigiller (Hystricidae), Eski Dünya oklu kirpileri olarak da bilinir, kemiriciler (Rodentia) takımına ait bir familya.

Bu familyayı Amerika'da bulunan ağaç oklu kirpilerinden daha rahat ayırt edebilmek için Eski Dünya oklukirpileri de denilir. Dikenlerinden dolayı "kirpi" olarak adlandırılsalar da, asıl kirpigiller ile akrabalıkları yoktur. Familyanın Türkiye'de bulunan tek temsilcisi Hint oklu kirpisidir.

Özellikler :

Oklu kirpiler, memelilerin arasında en uzun dikenlere sahip olanlarıdır. Oklu kirpilerin postunda her türlü kılları bulmak mümkündür; yumuşak yün, sert kıllar, kısa dikenler, kalın, çok elastik, uzun, kıllar ve sert, uzun oklar. Bu okların bazıları 40 cm uzunluğa varır ve 7 mm kalınlığında olurlar. Okları çok sivri olur ve yaraladığı yerin iltihaplanmasına yol açabilir.Ömrü: 8-10 yıl.

Çeşitleri: Oklukirpi, Urzon ve Kuanda en tanınmış türleridir.

Eskiden oklu kirpilerin oklarını gerçekten fırlatabildiklerine inanılmıştır. Bu kesinlikle yanlıştır. Ama oklarını kendini korumak için kullandığı doğrudur.

Dağılımları ve yaşam alanları :

Genelde Afrika ve Asya'nın tropik ve subtropik bölgelerinde yaygınlardır. Güney Avrupa'da yaygın olan oklu kirpilerin insanlar tarafından getirilmiş olup olmadıkları kesin bilinmemektedir. Ama ağırlıklı olarak Güneydoğu Asya'da yaygındırlar, burada en çok türlerine rastlanır.

Oklu kirpilerin yaşam alanları çok farklı olabilir; yarı çöl, çalılık alanlar veya tropik yağmur ormanlarında bulunabilir.

Davranış :

Oklu kirpiler yerin altında yaşarlar. Bazı türler kendi kazdıkları tünellerde bazıları da başka hayvanların kazdıkları mağaralarda ve kaya aralıklarında yaşarlar. Geceleri bitkisel gıda ihtiyaçlarını gidermek için yuvalarından dışarı çıkarlar.

Savunma :

En büyük oklukirpi, Eskidünyaya mahsus olan ve toprak inlerde yaşayan tepeli oklukirpidir. Boyu 1 metreye yaklaşan bu hayvan bazan, 30 kg ağırlığa ulaşmaktadır. Etkili silahları, başından başlayarak sırtını ve kuyruğunu kaplayan oklarıdır. İğne sivriliğinde olan bu oklar bazan 50 cm uzunlukta olabilmektedir. Hindistan'ın ormanlarında tepeli oklukirpiye hücumu sırasında hayatını kaybetmiş panter ölülerine sık sık rastlanır. Bir defasında ölü bir panterin kafasına saplanmış 17 ok sayıldı. Oklardan ikisi gözlerini delerek beynine ulaşmıştı. Pençeleri de ok doluydu.

Oklukirpinin keskin zekaya ve hızlı ayaklara ihtiyacı yoktur. İstediği zaman sivri oklarını dikleştirerek tehlikeli bir şekle dönüşür. Çalılıklar arasından geçerken mırıltı şeklinde sesler çıkarır. Yürürken dikenleri ok torbası gibi takırdar. Okları etine o kadar gevşek bağlıdır ki, elle hafifçe dokunulsa bile hemen düşerler. Uçları iğne gibidir. İsabet ettiği yeri delerek girer. Yanlarında bulunan keskin kenarlar da eti keserek saplamayı hızlandırır. Ayrıca okun dış yüzeyinde bulunan küçücük ince çengelli dikenler okun etten çıkışına mani olur. Okların içi boştur. Sıcak ve nemli ete saplandıktan kısa bir an sonra şişer ve ucu patlayarak ikiye ayrılır ve ette tahribatı arttırır. Et yarılmadan okun çıkışı mümkün değildir.

Yenidünyanın Ünlü ağaçkirpileri urzon ve kuandudur. Kuandu Meksika sınırının güneyindeki ormanlarda yaşar. Kısa dikenleri sert bir kargı gibidir. Uzun ve sarılıcı kuyruğunu ağaç dallarına dolayarak baş aşağı durabilir. Boy uzunluğu 35 cm, kuyruğu ise 12 cm kadardır. Kuzey Amerika'nın oklukirpisi urzon 40. kuzey paralelindeki ormanlarda yaşar. Bu kemirgenler 15 cm uzunluğundaki kuyruğu ile beraber yaklaşık 80 cm boyunda ve 8-10 kg ağırlığındadır. Bir kunduzdan daha küçük olmasına rağmen bir dağ aslanını öldürebilecek maharettedir. Vücudunda 30.000 kadar ok bulunur.


Düşmanla karşılaşan bir oklu kirpinin yaptığı ilk iş hassas burnunu korumak için başını kütüğün altına saklamaktır. Ayaklarını birbirine yaklaştırarak toprağı pençeleriyle sıkıca kavrar. Oklarını kabartır ve kuyruğunu kuvvetle sağa sola sallamaya başlar. Bu ikazı gören zeki bir saldırgan çabucak oradan uzaklaşır. Urzon; köpek, vaşak gibi bir yırtıcının saldırısına uğrayınca kuvvetli kaslı kuyruğunu hızla sallar. 20 kadar keskin uçlu ok vızıldayarak kuyruktan fırlar. Karşısındakinin etine saplanır. Bir kuyruk sallayışı bir ayıyı kaçırtmaya kafidir. Eğer hasmı kaçmazsa, oklu kirpi burnunu sakladığı yerden çıkartarak geri geri ona doğru ilerlemeye başlar. Yapabildiği kadar burnunu eğerek göğsünün altına saklar ve kuyruğunu kızgınca sallayarak ilerler. Oklu kirpinin dikenleri tarafından öldürülen dağ aslanları ve ayılara çok rastlanmıştır.